Gerçi insan nasıl olup da, Evren-de ki tüm şeylerin katılık ve
sertlik formlarından çözünüp akıcı bir hal aldığını ve yokluğa
karıştığını veya bunun tam tersi, fenomensel varlıkların o algılanan
katı formlarına nasıl olup da yokluktan koşup geldiklerini bir türlü
anlayamaz.
<Bilimin parçacıklar dünyasında ulaştığı ve elde
ettiği bilgi seviyesi bunları anlatır hale geldi>
Sayfa 38
Şu halde maddenin üretimi ve varlığının devamı, kuant boyutunda ve
kuant aralığında ki ışıma beslenmesi suretiyle yapıldığı kesin
olunca 'Allah her an yeni bir durumdadır yani tecellidedir'
anlamında ki ayet tecelli etmiş ve işleyişin hızı da sabitlenmiş
olur. Sayfa 64
Şu halde Evren'in veya maddi varlığın anahtarı, bilimsel tabiri ile
Big Bang/ların toplamındadır. Varlığın katı formu ve bu form
bağlamında ki hareketlilik Big Bang ışımalarının ilerlemeyi de
getiren ardışıklığı bağlamında olunca,
‘kuvvetler’
bu ardışık ışıma üretiminin safhalarından ayrı tutulamaz.
Sayfa 84
Yorumlardan ortaya çıkmış olan ve sıfır noktasında ki bir
aknokta'nın patlaması olarak tarif edilen
'Büyük
Patlama' için söylenebilecek şey, gerçekte böyle bir
patlamanın olmadığıdır. Çünkü yukarıda yeterince izah edildiği üzere
bu şekilde bir aknokta yoktur. Olmamıştır. Olamaz da.
İşleyiş kanunlarında ki disiplin ile düzene sokulmuş olan yaratılış,
'Hikmetler
veya Değerlerin' in manalarını izah ederken, bunların
birer sıfat olduğunu da gösterir. Her biri bir değer olan bu
sıfatlarla donanmış olan benliğimiz, yapısı itibarı ile yaratılışı
gören konumunda olacaktır. Sayfa 96
Yeri gelmişken insan ruhunun mahiyetini kısaca yeniden anlamaya
çalışalım. Ruh’un diğer ismi ‘Can’ olup, canlanmak anlamında dır.
Bilenler tarafından sıkça söylenen
‘Ruhumuz
Allah’ın Ruhu'ndan ayrı değildir. Birlikte ve bir bütündür. Veya
nefsimiz Allah'ın nefsindendir’ gibi sözler insanlar
tarafından pek anlaşılamaz. Daha doğrusu insan kendini Allah ile bir
türlü bütünleştiremez. Bu birlikteliğin nasıl olduğunun içinden
çıkamaz. Sayfa 97
Evet şimdi konu başlığının özüne doğru gidelim. Şahsiyet olmamız
yönünde nefsimizi yapılandıran Değerlerin dozaj olarak bizde
bulundukları kadarı, kendi yönünden suretimizin tasavvuruna zemin
hazırlamıştır. Maddi varlığımız ise değişik dozlarda ki bu
Değerlerin yapılandırdığı şahsımızı görebilmemiz için
yoğunlaştırılmış yani somutlaştırılmış halidir.
Sayfa 98
Şimdi çok önemli bir yere geldik. Odayı aydınlatan ışık Güneş'e geri
dönmez veya geriye bir şey yansıtmaz. Çünkü gölge ışımadır ve
ölümlüdür. İnsan Ruhu ise ‘Kaynak’ niteliğinde ve aslından kopuk
olmadığı için, onda meydana gelen görüş veya bilgilenme Kaynağa geri
döner. İnsan, benliği derecesinde Allah Sıfatları vasıtası ile
sıfatların asıl sahibine ayna olma konumuna girmiş olur.
Sayfa 99
İdrak olgusunun tetikleyicisi olan maddi boyutun gözlemi, sayı ve
ölçü ile bağlı olduğu ilk aşamasında manadan yoksundur
(ruhsuz)..
Bu nedenle algılarımızın, anlamlandırılmak için benliğimizi
oluşturan nefsimizde ki ‘Değer’lerin Mehenk taşlarına vurulması
gerekir. Mehenk taşına vurma işi Kuralların yardımı olmadan
yapılamaz. Sayfa 101
Bu nedenle, dikkat edilirse görülecektir ki her fenomen varlık,
maddesi yönünden ancak kendisinde deşifre olabilecek Değerlerin
hüküm ve kavramlarını gösterebilecek şekilde dizayn edilmiştir.
Sayfa 104
İnanç sahibi kesimler yaratılışa inanmakla birlikte yaratılışın
mahiyeti hakkında bilgi sahibi olmadıklarından genel kanı
‘madde yani
Evren kendiliğinden ve Allah’dan ayrı olarak var, fakat sonsuz
kudret ve kuvvet sahibi olan Allah bu Evren üzerinde dilediği
tasarrufu yapabileceği derecede hakimdir’ şeklindedir.
Çoğunluk inanç sahipleri üzerinde hakim olan böyle bir inanç elbette
ki son derece yanlıştır. Evrenin feno-maddi varlıklar dünyası oluşu
ve Bilimin, feno-maddi oluşun mahiyeti hakkında ki bulguları bu gibi
düşünceleri sonuçsuz bırakır. Sayfa 113
Bu durum şu hususu önemli hale getirmektedir. Geçmiş zamanlar da
anlaşılamayacağı ve insanlığı küfre düşüreceği korkusuyla ifade
edilemeyen şeyler, bu gün insanlar için alışılmış bilinen ve sıradan
bir konuma gelmiştir. Yani dün söylendiğinde insanları küfre
düşürecek bir çok şey, bu gün söylenmediğinde küfre düşürecek hale
gelmiştir. Nitekim öyle de olmaktadır.
Sayfa 115
Şu halde yaratılış-da ki teknik ve bu teknik-de ki bilinçli tecelli,
bize uzayın boşlukların-da ki yoğun madde kümeleşme/lerinin sebebini
de açıklamış olur. Sayfa 120
Bunun için, Allah ilk önce sayıya sığmaz sıfatlarını isimlendirdi.
Yaratılış bu sıfatların görülmesinden hayat bulduğu için, isimler
eşyanın da ismi oldu. Allah, İsimlerinin ne anlama geldiğini,
isimleri için tasarladığı suretlerinde
(fenomen varlıklar) görmeyi diledi.
Buna, kendini kendine göstermeyi diledi de denebilir.
Sayfa 122
Meselenin anlaşılabilmesi için örnek olarak kullandığımız Rahim
İsminde açıkladığımız üzere, Diğer bütün İsimlerin kuvvetleri kendi
hakikatlerini icra ederken aynı yolu kullanırlar. Çünkü bu
fenomensel varlıklar Dünyasında Allah’ı yaratılmışın yani maddenin
dışında görmek imkansızdır. Bu nedenle Maddi Dünyamızın
varlıklarının da bu İsimleri anlaşılır kılmaktan başka bir görevleri
yoktur. Sayfa 125
Başka bir anlatımla, Allah vücut sahibi olduğu için, kendi vücudunu
yani kendi aynını
(kendi
benzerini değil) daha doğrusu kendini görmeyi diledi. Bu
görüşü ile kendi sırlarını kendine açmayı arzuladı. Bunun için de
kendine ayna olabilecek ve kendi aynını görebileceği, ‘Ol Emri’ne
uyan fenomen varlıklar dünyası toplu âlemi yarattı.
Sayfa 128
Demek ki insanlar da Ruhsal fonksiyonlar olarak gördüklerimiz,
gerçekte Bilginin alınması işlenmesi ve depolanması ve tepki
verilmesinden başka bir şey değildir.
Sayfa 130
Ham maddesi de ‘Işık’tır. İnsan, Evrene bakarken aslında Allah'a
bakmaktadır. Daha doğrusu Allah’ın yaratılış için yaptığı
tecellilerin gösterdiği şeye bakmaktadır. Gerçi bu sırada İnsan
kendi dünyasındadır. Hem şahsiyettir hem de hükümrandır.
Sayfa 135
Elbette ki Kuvvet, fiil için imkan ister. Her İsmin de şahsı ile
özdeş bir kuvveti vardır. Fiil ise maddesiz yapılamaz. Demek ki
Allah’ın İsimleri için icraat alanı, fenomen varlıklar dünyası Evren
dir. Şu halde Kainatta görünen ve olan her şey, her iş ve fiil, bu
İsimlerin fiilleri olmakla bu İsimlerin sahibi Allah’ı gösterir. Bu
vasıflandırma, Allah’ın varlığı ile birdir
–veya
aynıdır-. Sayfa 137
İnsan, Allah
katında bakan gözde ki bebek gibidir. Görmek sıfatı ile nitelenmiş
olan mahluk 'İnsan'dır. Bundan dolayı ona 'İnsan' denildi. Çünkü
Allah, yarattıklarına insan ile baktı ve onlara rahmet etti. İnsan
‘ezel’ ile ‘ebed’i
<yaratan
ile yaratılanı>
birleştiren ayırıcı bir varlık oldu. Fenomen
varlıklar dünyası ‘İnsan’ ile tamam oldu.
Sayfa 140
Nasıl ki
Hayat Akla ait bir gerçekliktir. İlim de kendi nefsinde Hayattan
ayrı bir hakikattir. ‘İlim’, hakikatlerin anlamlarının ve bunların
nasıl açıklanacağının tekniğinin bilgisi, Hayat ise, vücut bulsun
bulmasın bu hakikatlerin yaşanmasıdır.
Sayfa 154
Demek ki
görünür olmayan Hakikatin kuvveti ile, görünür olan varlığın şahsı
aynı şeydir. Sayfa 156
Şu halde
dikkat ediniz Allah’ın sıfatı olmalarından ötürü manalarda sayı ve
bölünme yoktur. Birleştirme ve ayırma da olmaz. ‘Sayı’, varlık
Dünyamızdadır. Maddi varlık çokluğundadır ve sadece Değerin
manasını her derece de tarif için bize gereklidir.
Sayfa 156
Allah,
yaratmayı yapan olmakla, yaratıkların işlerini de yapan durumunda
olur. Bu nedenle yarattığı varlığın hayatını, varlıkla birlikte
yaşayan O'dur. Sayfa 158
Hal böyle
olunca, Allah da nefsini bize, bizimle niteledi. Yani varlığımızın
kendi Nefsinden olduğunu söyledi. Biz, yaratılmış varlıklara
bakmak suretiyle O'nu gördüğümüz zaman kendi Nefsimizi görürüz. O,
bizi gördüğü vakit kendi Nefsini görür. Bakan ve Bakılan aynı
varlıktan olunca, Bakılan yerde görülen, Allah’dan ayrı değildir.
Sayfa 160
Nefsini,
benimsediği isimlerinin eserlerinde görmeyi arzu eden Allah, her
bir ismi için en uygun sureti tasavvur etti. Feno-maddi varlıklar
sahasında bize farkındalık veren şeyler bu kapsamda olunca Allah,
kendini madde ve madde ötesi sıfatları ile nitelemek suretiyle
bize bildirmiş oldu. Âlem’in, yokluğumuzla madde ötesi,
varlığımızla maddi olduğunu anlayabilelim diye
Sayfa 168
Allah,
tecelli etmek suretiyle Cemal Sıfatının gereği olarak fenomen
varlık çokluğunda tezahür ettiğinde, Celal Sıfatını yani Nefsini
bunlarla perdelemiş olur. Aynı zamanda Nefsini yine bu tabiat
cisimleri ile nitelemiş olur. Bu husus,
Sayfa 169
Bu gerçek
'Her nereye dönsen Allah’ı görürsün. Allah her anda yeni bir
tecellidedir.' Ayetleri ile bize anlatılmıştır.
Sayfa 171
Melekler
gibi aynı emre muhatap olan İblis, nefis yani benlik sahibi olduğu
için kibirlendi, kıskançlıktan emre itaat etmedi. Emre
muhalefetten kınandı. Kovulmasına neden olan ‘İnsan’ın düşmanı
oldu. Kibrin-husumetin-yalanın-kötülüğün-ihanetin-fitnenin
temsilcisi olarak arenaya inmiş oldu.
Sayfa 177
Şu halde
Din, İnsanların uyup uymamakta serbest olmaları sebebiyle idrak
etmeyi temin eden Kuralların açmış olduğu yoldur
Sayfa 181
Her İsim,
kendi kişiliği yönünden yalnızca bir Hakikatin sabit olmasını
gerekli kılar. O da İsmin subjektif Kişiliğidir. Ta ki bu şekilde
diğer İsimlerden ayrılabilsin. Şu halde varlıkta her İsim kendi
hakikatinin fiilini işler. İyi iyiliğini, Kötü kötülüğünü, Güzel
güzelliğini, Sert sertliğini, Yumuşak yumuşaklığını, Sevgi
muhabbetini, Rahmet merhametini.
Sayfa 185
Her varlık
nefsi itibarıyla farklı bir yapı içerince, suretleri de
şahsiyetleri itibarı ile nefislerini gösterdiğinden, dış
görünüşler farklı olmuş ve tecelli ışımalar da bu farklı yapıları
görüntüye çıkarmıştır. Sayfa 186
Eğer tüm
dillerin tüm incelikleri ve diyalektleri Allah'a yabancı olsaydı,
hatta bütün nebat ve hayvan cinsinin dillerini bilmeseydi, Allah,
onun vücudu ile zaten beliremezdi.
Sayfa 187
Bizim burada
dikkat etmemiz gereken husus şudur.
‘Biri-birlerinin dilinden anlamayan bunca insan, kapının
gıcırdayarak açılması sırasında nasıl oluyor da hepsi de aynı şeyi
idrak ediyorlar?’ İşte evrensellik budur.
Sayfa 190
Bu durumda
yokluğun karanlığından son derece korkan Benliğimi, Hakikati ile
muhafaza eden Allah’ın Mutlak Varlığından başka ne gibi bir
güvencem olabilir? Sayfa 191
Çünkü Âlemin
suretinden Allah’ın ayrılması asla mümkün değildir. Bu durumda
Âlem için Allah’ın tarifi ancak ‘Hakikat’ yönü ile olur.
Sayfa 192
Bu da, bizim
Allah ile gördüğümüz-duyduğumuz-dokunduğumuz gerçeğini ortaya
çıkarır. Şu halde ben, Allah’ın Ruhumu imal etmekle bana
kazandırdığı Benliğimin dileme hürriyeti içinde O’nunla bir
bütünüm. Fenomen varlığım ise zaten zihnimde üretilen bir hayâl
olup gerçekte yoktur. Sayfa 194
Allah’ın
Rahim genel isminin kuvvetinin neticesi olan Kaza ve Kader konusu,
varlık Dünyasında görünen şiddetinden dolayı anlaşılması en güç ve
en korkulan mesele olmuştur. Sayfa
195
Bu gözetimin
zorunlu sonucu Kaza ve Kader olarak ortaya çıkar. Bilgi iletişimi
-bilişim- meselenin temelini oluşturur.
Sayfa 195
Kaza ve
Kader’in işleyişi, bu sabitlenmiş program kaydını olduğu gibi
Evrenimize çıkarmaktır. Bu, aynen filme alınmış şeylerin sinemada
gösterilmesine veya bilgisayara yüklenmiş programın yazıcıdan
çıkartılmasına benzer. Sayfa 196
Hakim, aslında kim olursa olsun, hüküm verdiği olayda kendisini
mahkum kılmış olur. Kendisine verilen bilginin ve hüküm isteyenin
mahkumu olmuş olur. Çünkü Hakim, hüküm-de, kendisine verilen
bilgilerin ve belgelerin, delillerin ve hüküm isteyenin halinin
dışına çıkamaz.. Sayfa 201
Allah’ın varlıkta ki hükmünü belirli bir zamana bırakması,
varlığın Allah’a vermiş olduğu bilgi ile ilişkili olduğundan Kaza
ilim ve iradeye, yürütme ise Kader’e bağlıdır.
Sayfa 202
Büyük Patlama Teorisi, bu gün Bilim Dünyasını sürüklediği için
bütün yorumları ile beraber alınmakta ve Dindarlar tarafından
yanlışlığına veya doğruluğuna bakılmaksızın İlahi Mesajların
açıklanmasında dayanak yapılmaya çalışılmaktadır.
Sayfa 205
Hiç bir Maddi Bilim Dalı,
<normalleştirme yapılamayacağı için> Hayatın derinliğini
uygulamalı olarak çözemez. Bu nedenle insan ruhunun derinliklerini
tanımlamak Maddi Bilimlerin işi değildir.Sayfa
207
Şahsiyetimizi bize veren ne suretimizin bulunduğu mutlak varlık ne
de bunu bize gösteren ışımalar bize ait değilken, şahsiyetimiz
bunlar tarafından verilmektedir. İşte bir-de çokluk denen
yaratılış mahiyeti itibarı ile budur.
Sayfa 208
Her şeyin aslı olan veya her şeyi varlığı ile kaplayan bu
Tekillik, kendi bütünlüğü içinde, kendi tabi varlığı yönünden
zamansal nizamı doğuran şeylerin
(yaratma)
olmadığı yerdir. Bu yüzden bu Mutlak Tekillik için önce ve sonra
gibi terimlerin kullanılması mümkün değildir.
Sayfa 208
Bu durumda evrenimiz-de yapılan her deney ve gözlem, bir
aknoktanın patlaması ile bu aknoktadan genleşerek meydana gelen
Evren düşüncesine uymayan neticeler verecektir. Nitekim hep bu
olmaktadır. Sayfa 209
Biz maddi imkanlarımızla ışık zerresinin ardına geçemeyeceğimiz,
maddi imkan olmadan da görüş olmadığından orası yokluğumuz
olmaktadır. Zaten bilim burada hiç bir şey görememektedir. Sayfa
211
İşin manası için Din Temsilcilerine, maddi yönü için Bilim
Temsilcilerine bakan İnsanlar, bunlar arasında ki inkâr derecesine
varan karşıtlık yüzünden şaşkınlık ve tereddüt içindedir Sayfa
212
Hakikat, fiil ve iş için mekan ister. İlim ise seviye veya mertebe
arar. Mekan, fiilinde seviye ve mertebe için İlim’e dayanır. Bu
sebeple Allah, bizim için bu iki yüceliğin arasını birleştirdi. Fiil
ile mekan yüceliği, İlim ile mertebe yüceliği ikisi birlikte oldu
Sayfa 216
Dikkat ediniz, Maddi Bilim ile Tasavvuf'un dilleri her ne kadar
değişik ise de söyledikleri şey aynıdır. Fakat tarafların
biri-birlerini anlamak yerine inatla Dindarlar gizli tarafın ‘hayır’
olumsuz söyleminin darlığı içinde, bilim temsilcileri de maddi
tarafın ‘hayır’ olumsuz lafzının darlığı içinde sıkışıp
kalmışlardır Sayfa 219
Yani o yüceler yücesi Zat, Nefsini lâtif (soyut) kılıp ‘Hak’ dedi.
Yoğun somut mahluk kılıp ‘Halk’ dedi.
219
Bu husus bütün diğer Değerler yönünden bu şekilde çalışır. Toplum
yöneticisine bakıp kendini görsün. Hiç kimse
‘Biz
bunlara müstehakmıyız?’ gibi sözlerle başka taraflarda
hata aramasın. Yönetici, toplumun kendisini düzeltmesi için en iyi
bir aynadır. Sayfa 220
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bir Hakikatin manası o Hakikatin
fenomen varlığının gıdası durumundadır. Mana, her hangi bir
şeye işleyen su gibi varlığın hacmini artırır. Bu durumda Allah,
halkın
gözü-kulağı-eli-ayağı bütün kuvvetleri durumuna gelir.
Sayfa 220
Şurası kesindir ki Allah bize bizimle hükmeder. İnsanların farklı
seviyeler de oluşları bu sebepledir. Allah’ın cahili olanlar,
arzularına uygun olmayan şeylerden dolayı Allah’a,
‘niçin bize
şöyle veya böyle yaptın’ derler. Allah da onlara, mana
âleminde kayıtlanmış ‘Sabite’lerinin isteklerini gösterir. Demek
ki Allah’a bahane ettiğimiz şeyleri, Allah’ın bize kendi talebimiz
doğrultusunda takdir ettiği ortaya çıkar. Çünkü Allah bizi, ezeli
bilgi de ki durumumuzla bildi. Öyleyse Allah’ın İradesi, işin
icabı ne ise onu gerekli kıldı. Bu da bizim kaderimiz oldu..
Sayfa 221
Gerçekte ise bunu Allah dilemedi. Bütün halka da hidayet etmedi.
Etmez de. Ayette ki
‘eğer
dilerse’ sözü şarta bağlıdır ve kudretin ifadesidir.
Hiç diler mi? Dilemez. Dilerse Sayfa
222
Böyle olmayıp da benim varlığım sabit olacak olsa, nefsim ve maddi
varlığımla birlikte bağımsız biri olacağımdan ‘Bütünlük’ şüphesiz
ki benim için olur. Yok eğer Allah hakim ise, Allah için benim
benliğime vücut vermekten başka yol yoktur. Şu halde
Sayfa 223
Küll olması sebebi ile Allah, nasıl ki görünen suretlerin yani
formların ötesinde ve bu suretlerin kendisinden meydana geldiği
dayanağıdır. Aynı zamanda tüm formların iç derinliklerinde ki
Ruhlarının da özüdür. Sayfa 228
Algılama sırasında mahluk, Nefsini
–kişiliğini-
oluşturan değerlerden kuvvetli olanına itibar edeceğinden, Kulun
kabul ve teveccühü o yönde olacaktır. İşte bu husus, Kulun kendi
nefsini tanrı edinmesinin aynıdır.
Sayfa 228
Bu nedenle mahluk meydana gelmeden, Allah tanınamaz. Demek ki tüm
mahlukat, Tanrılığın sırrıdır. Eğer mahlukat yok olsa idi,
‘Tanrılık’
elbette boş ve batıl olurdu. Sayfa
229
Nazarımızda Allah’ı örtüp gizleyen şey, kendi Benliğimizdir. Diğer
yandan ise Allah yine Benliğimiz vasıtası ile bilinir. Benliğimiz
de ancak Allah ile var olabilir. Demek ki nefsini bilen,
Rabb’ini de bilmiş oldu. Sayfa
231
Bu gibi çeşitli İsimlerle bilinen 'Zat' bir olunca, Zat’a delil
olmaları yönünden Aziz kılan İsmi, Hakir eden İsminin kendisidir.
Fakat varlık sahasında ki çalışmaları sırasında ‘Aziz kılan’ İsmi
kendi nefsi ve hakikati yönünden ‘Hakir eden’ değildir. Çünkü
anlayışta ve işleyişte bu İsimlerden her birinin kendine has
kuvveti vardır. Sayfa 233
Kuralların, insanların farklı değerlere sahip kişilikler
olmasından dolayı konmak zorunda olduğuna dikkat ediniz. Çünkü
kişilikler bu şekilde ortaya çıkabilir. Kuralsız bir toplum hayatı
mümkün olamayacağından, Topluluk halinde yaşayan İnsanlar da aynı
yolu izlemek suretiyle hayatlarını kolaylaştırmak ve aralarında
adaleti tesis etmek için ‘Yasa’ adı altında kurallar koyarlar.
Sayfa 234
Demek ki ‘Din’ İnsanın ne cinsten olduğunun ortaya çıkması için,
onun hoşuna giden ve gitmeyen şeylerin karşılığı oldu. Böyle
olunca da Kul, kendi karakterini ve konumunu açığa vurmuş oldu.
Sayfa 236
Bu hususu biraz daha somutlaştıralım. Kulun muhatabı doğrudan
doğruya Allah’dır. Kulun her işinde, davranışında, ticaretinde,
kavgasında bu böyledir. Maddi âlem de ki canlı cansız her şey ise,
bir diğerine karşı kullanılmak için Allah’ın eli ve aracı
konumunda dır. Sayfa 236
Din, Kur’an da ‘marifet’ olarak bildirilmiştir. Marifet ise bilmek
ve tanımaktır. Din aynı zamanda ‘itaat’ demektir. İtaat ise Kulun
teslimiyetidir ki, bu rıza ile olur. Rıza ise, hakkını vermektir.
Bu da bilmekle olur. Sayfa 238
İlahi İsimleri de Allah’ın eserleri ispat etti. O eserler
bizleriz. Demek ki Allah'ın eserleri mahluklarıdır. Allah’ın
nefsine aykırı bir iş olamayacağından, Allah, eserleri ile ‘İlah’
adını aldı. Bize de eserlerimizde iyi veya kötü dendi. Yani
Allah’ın, layığımız olmasından dolayı bizim için bizim şahsımızda
bizim elimizle işlediği işler de, iyi ve kötü de ki ölçüyü Din
koydu. Şu halde biz, Din’i yerine getirmek/liğimiz ve Allah’ın
bizim için koyduğu hükümlere uymak/lığımız nedeni ile, Allah bizi
kendi nefsi derecesine indirdi. Biz Allah’ın nefsinin
şekillendirdiği İlahi İradeye uygun olduk.
Sayfa 238
Bu emir türü Allah tarafından teklifi, Kul yönünden ise iradidir.
Yani Allah’ın uyulmasını istemekle birlikte, uyulup uyulmamasın da
ki iradeyi İnsanın kendisine bıraktığı emirdir.
Sayfa 242
Eğer İnsan, Allah’ın yaratmada ki iradesinin, kendi nefsinin
Allah’a verdiği bilgiye bağlı olduğunun bilincinde olsaydı,
teklifi emirlere karşı koymayı aklının ucundan bile geçirmeye
çekinirdi. Sayfa 242
Halbuki ‘madde’, feno-maddi varlık olmakla yoğunlaşmış enerji
olduğu için ham maddesinin ışık olduğunu bize ‘Bilim’ söyler. Şu
halde maddenin etkileneceği ilk temel şey ‘ışığın’ dayandığı
yasalar olması gerekeceğinden, ışıma kanunları ile maddeye
biçilen kanunlar asla uyumsuzluk gösteremez.
Sayfa 244
Demek ki ışık hızında doğan, ışık hızında yol alıp, ışık hızında
ölen ‘ışımalar’, Dünyanın fiziğini feno-maddi bir şekilde
yapılandırmaktadır. Tabiatın işleyişine ve günlük hayatımıza
baktığımızda bunu kolaylıkla görürüz. Eğer maddemizi yapılandıran
şey ardışık akan ışımalar olmasaydı, bu an be an ilerleyen
yaşlanma olmazdı. Sayfa 245
Tek farkla ki, sinemada perde üzerine yansıyan görüntüler perde
dışından gelir. Cevher de ise görüntü spin vasıtası ile
cevherimizin kendinden çıkar. Başka türlü canlı ve hissiyat sahibi
olmamız mümkün değildir. İşte bu, canın parmağımıza hangi yönden
geldiğinin cevabıdır. Sayfa 246
Tecelli ışımalarının ardışıklığı sürecinde, proton sıkışmasının
öncesinde ‘ışımalar’ elektronlar halindedir ve protona doğru
akmaktadırlar. Protonlardan bir adım sonrası nötronlar olup
ölmekte olan ışıma, olay ufkundan ölümüne kadar değişik safhalarda
algılanır. Demek ki kabaca bizim aknokta-elektron-kuark-proton-nötron-karanokta
dediğimiz şeylerin hepsi de bir ışıma zerresinin doğumu ile ölümü
arasında çeşitli safhalarda vermiş olduğu görüntüden başka bir şey
değildir Sayfa 246
Bu durumda Evren, ışığın imalatı olmakla ışığın tabi olduğu
yasalardan bir ayrıcalığı yoktur ve kendi doğum ölüm ardışıklığı
üzerindedir. Yaratılışın tekniğini düşündüğümüz de, demek ki Evren
devamlı bir şekilde ışık hızında doğmakta ve ölmektedir.
Sayfa 247
Tecelliler bu şeylerin şahsında yapıldığından, gölge ışıma
yaratıkların formlarında gizemli suretiyle yayılırken, idrak,
‘Nur’ ismiyle geldi ve İnsanda ki aydınlanmayı
–bilgilenme-
tarif etti. Sayfa 251
Bu durumda bizim âlemden bildiğimiz şey, ancak gölge hakkında ki
bilgimiz kadardır. Yani Ahmet’i görmeden sadece gölgesini gören
biri, Ahmet hakkında ne kadar bilgi sahibi olabilirse, bizim de
fenomen varlıklar dünyası Evrene bakmakla Allah hakkında ki
bilgimiz bunun gibidir. Bu gölgenin, sahibini bilmediği ölçüde
Allah’ı da bilemeyeceği bellidir.
Sayfa 252
'Sonra biz Güneş'i de gölgeye delil kıldık' ayetiyle Allah,
Nur ismine dikkatimizi çekmek suretiyle tecelli ışımasını
açıklamıştır. Çünkü bütün duyular buna tanıklık eder. Nur
olmasaydı yani ışıma olmasaydı, gölgenin de bir varlığı olmazdı.
'Daha sonra biz onu kolaylıkla kendimize çektik' ayetiyle
de, yaratma işleminde kullandığı tecelli tekniğini açıklamıştır.
Sayfa 253
Nasıl ki İhlas Suresin de, ‘Ya Muhammed sen de ki 'Allah
eşsizdir' Yani aynı ve zatı yönünden benzeri olmayan
‘Tanrı’dır. Bizim O’na dayanmamız yönünden ise, Allah kendisine
muhtaç olduğumuz sığınağımızdır. Kendi hüviyeti ve bizim
benliğimiz itibarı ile doğmadı ve doğurmadı. Hiç bir şey O’na,
eş-denk-muadil olmadı buyrulmuştur. İşte bu, Allah’ın
belirmesidir. Şu halde Allah kendi zatını 'Eşsiz Allah'
sözü ile tek kıldı. Sayfa 255
Demek ki Allah, kendi varlığında her ne kadar sonsuz ve boyutsuz
olması itibarı ile bir hız limitine tabi değilse de, Evrenimizi
imal etmesi sırasında temel yapı taşının ışıma olması sebebiyle
yaratma fiili ışık hızına yavaşlamıştır.
Sayfa 262
Bu durumda mana âleminde var olan belli bir yetenekte ki suret
için gerekli olan şey, ona görünür olması yönünde tecelli
edilmesidir. Tecelli Allah’ın yaratmaya yönelik iradesi demek olan
‘Ol Emri’dir. Burada emreden de, emrin gereğini yerine getiren de
Allah’dan başka değildir. Sayfa 263
Allah nefsini ‘nefes’ ile vasıflandırdı. Yaratılışı yapan
tecellilerini nefese benzetti. Nefes, içteki sıkıntıyı boşaltmak
anlamına gelir. İnsanlar da bunu konuşarak ve çalışarak yaparlar.
Konuşma sesi bizden nefesle çıkar. Gönül, iç ile dış
<mana ile madde>
arasında ayırıcı bir bölge olarak kabul edilir.
Sayfa 264
Allah’ın İsimleri, delili oldukları şeylerin aynı olunca
hakikatlerinin kendilerine vermiş olduğu şeyi ararlar. Bu şey ise
ismin gerektirdiği fiildir. Her isim fiilini feno-maddi varlığın
şahsında işleyebilecektir. İş böyle olunca, Allah’ın tanrılık
sıfatı Kul arar. Tanrı’lık da, terbiye edilecek mahluk ister. Aksi
halde bu sıfatlar için belirme imkânı ve anlamı kalmaz
Sayfa 264
Tanrılık da, Allah’ın yarattığı varlıkları vasıtası ile belirmesi
nedeniyle yaratıklara nispetle ortaya çıkmış olur.
Sayfa 265
Çünkü tanrılık olgusu, Allah’ın İnsana vermediği bir niteliği
yönünden İnsan üzerinde meydana gelemez.
Sayfa 266
‘Tecelli’, Hakk’ın, varlıkta varlığın kendisi olarak belirmesinin
tekniği olunca, Allah tecelli esnasında değişik haller de bulunur.
Çünkü kendisine tecelli olunan varlık her anda yeni bir hareketin
içinde olup bu hareketin safhalarının hali üzeredir.
Sayfa 266
Nasıl ki biz kimyada bileşikler elde ederken, bileşiğe giren aynı
maddelerin oranlarında değişiklik yaptıkça elde edilen bileşiğin
yapısı ve karakteri değişir. Burada olduğu gibi, Allah’ın
İsimlerinin kuvvetlerinin nefislerde ki farklı katılımları, farklı
kişilikleri doğuracak, dolayısıyla bu durum farklı görünüşlerin ve
davranışların sebebi olacaktır.
Sayfa 268
İnsan mizacı oluştuktan sonra karakter değişikliğine uğraması ve
davranış değişikliği göstermesi mümkün değilken, mizaçlar da
müspet ve menfi yönde yumuşama ve sertleşme gözlemlenebilir. Bu
hususun ortaya çıkmasında benliklerimizin Akılla olan ilişkisi
doğrudan rol oynar. Sayfa 269
Bu nedenle reenkarnasyoncuların iddiaları hakikatten tamamen
uzaktır. Bir kısım İnsanlara söyletilen
‘Ben geçmiş
hayatımda şuydum buydum’ gibi söylemler tamamen düzmece
olup hakikatin red edeceği bu gibi şeyler asla olamaz.
Sayfa 269
Demek ki Kalb ve göz Allah’da, kendi inanışının suretinden başka
bir şey göremediği için inanılan hak, kalbe sığan haktır. Tecelli
eden hakkı da o kalb bilir. Görülüyor ki gören göz, bakan kişinin
imajında ki haktan başkasını göremez. Halbuki inanışların çeşitli
olduğu zaten açıktır. Sayfa 270
Halbuki diğer İnsanlarda da başka başka Değerler onların
kişiliklerinin hakimidir. Herkesin tanrısı kendi benliğinin
temsilcisi olunca herkesin tanrısı ayrıdır. Şu halde Kulun kalbine
sığan ancak kendi tanrısıdır. Allah değildir. Allah’ın ‘Ben
hiçbir yere sığmadım ancak kulumun kalbine sığdım’ anlamında
ki ayeti bir tarif mahiyetinde olup yaratılışın dayanağı olan bu
gerçeği açıklamak içindir. Sayfa 271
Yani bu husus, aklın şifre çözücü mahiyetinin, her benlikte
benliğin yapısına göre hizmet verebildiği hususudur. Bundan
dolayıdır ki
‘aynı şeye bakan yüz kişi yüz değişik şey görür’
denmiştir. Bu nedenle Akıl, çalışırken dayandığı kurallar hakkında
ne denli bilgisi olursa, o derecede sağlıklı çalışacaktır. Yani
nefsin baskısından daha az etkilenecek ve daha gerçekçi
olacaktır. Sayfa 273
İnsanlar inanç farklılığından dolayı biri-birlerine inkâr, lânet
ve küfür isnat ederler. Halbuki bu küfürlerinin bir dayanağı
yoktur. Çünkü birinin inandığı ilah için, diğerinin inandığı ilah
hakkında bir hüküm yoktur. Ancak her inanç sahibi kendi iman
ettiği ilahı ve onun hakkında inandığı şeyleri müdafaa ile, ona
yardım eder. İnandığı ilahı ise kendisine yardım etmez. İnandığı
ilah, kendisine yardım edemediğine göre inanmadığı ilah’a ve
taraftarına zaten bir şey yapamaz. Aksi de böyledir.
Sayfa 274
Gerçi Kainatta hiç
bir varlık yoktur ki, Hakk’ın hüviyetinden bağımsız olarak
vücut bulsun. Her bir surette, bilen-anlayan-tasdik eden Hak’dır.
Başka suretlerde de, bilmeyen-anlamayan-tasdik etmeyen yine O'dur.
Sayfa 275
Allah, âlemin her nefeste yok olup tazelendiğini en güzel şekilde
bildirmiş ve çoğu İnsanlar hakkında,
'Onlar her an-da ki yeni yaratılıştan şüphededirler'
buyurmakla onların, varlık âleminin her nefeste yenilendiğini
bilmediklerini açıklamıştır. Sayfa
275
Alem de ise Kulu sürükleyen kendi benliği olduğu için Kulun rabb'i
de kendi benliğidir. Bu nedenle her Kul kendi Rabb’inin doğru yolu
üzerindedir. Yani nefsinin kendisini sürüklediği yol üzerindedir.
Şu halde tasarım kulun nefsinin layığı dışında olmadı. Sayfa
284
Şu halde tam da kendi nefsiyle hareket eden bir şey yoktur.
Mahlukat ancak ve ancak nefsinden başka bir tesir olan yaratma ile
hareket eder.
(Feno-maddi
yaratılışımızı yapan tecelli ışımalarının bizi boyutların içinde
sürüklediği şeylerden kaçınamadığımızı hatırlayın)
Sayfa 285
Tek varlığımız nefsimiz olduğu ve nefsimizin de şahsiyetimiz
olması sebebiyle, her şey nefsimiz de başlayıp bitmektedir.
Nefsimiz de Allah’ın nefsinden olmakla, Allah, mahlukları mahlukun
rabbi
(nefsi) vasıtası ile alnından yakalamıştır. Maddi
dünyada mahluku sürükleyecek olan şey, onun nefsine hoş gelen veya
ona korku veren şey olacağından, hareket eden her canlı benliğinde
bulunan değerlerin hüküm ve gereğine uygun olarak hareket eder. O
da, onun doğru yolu olur. Bu yol ‘sırat’ adını alır. Çünkü ‘sırat’
üzerinde yürünen ‘yol’ dur. Bu durumda sırat kulun nefsi, yol ise
kulun nefsinin doğrusudur. Sayfa 286
Hayatın akli olup duyularda yaşandığını hatırlayın. Değerlerden
her biri -her
isimin hakikati- bir rabb gibi nefsinde katılım
yaptığı canlıları, ifade ettiği mana kuvvetiyle başlarından
yakalamıştır. Bu nedenle mahluk, nefsinin ruhunda yarattığı
fırtına sebebiyle o mana kuvvetinin esiri olur. Fenomen dünya da
görüntüye çıkan şey de bu fırtınadan etkilenen fiillerdir. Yani
Allah yaratmayı mahluk için mahluka göre yaparken yaratılan şey
kulun bu meyli ve bu meylin karşılığıdır. Çünkü mahluk nefsi
itibarı ile sevk edildiği mahalle yaraşmaktadır. Bu nefis
fırtınası mahlukun istek ve hevesinin aynıdır. Bu yüzden talep
edilen şey ne ise yaratılan da o olur.
Sayfa 287
Allah’ın haber verdiği şey de gizlilik yoktur. Bu durumda Allah’ın
hüviyeti, Kulun organının aynı olmaktan üstün bir yakınlık yoktur.
Buradan anlaşılıyor ki, Fenomen varlıklar dünyası Akli bir Kavram,
Allah ise, görülenin ve hissedilenin ta kendisidir. Çünkü halk
sonradan olmadır ve yok olarak kaybolur. Bundan dolayı Akli’dir.
Allah ise daima var olup bunları terennüm edendir.
Sayfa 288
Bu durumda Allah’ı, Allah’dan Hak gözü ile görenler O’nu
bilenlerdir. Hak gözü ile görmeyip nefsinin gözü ile ahrette
görmeyi bekleyenler ise cahillerdir. Çünkü hiç kimse Allah’ı
karşısında göremez. Allah ancak tecelli ettiği yaratığın şahsında
görülür. Bu husus ahrette de böyledir. Yaratılışın şekli,
yaratılanın nitelikleri ve işleyiş kanunları değişse bile, bu
değişime göre yeni yaratma yapılması gerekecektir. Başka türlü
varlık ve görüş yoktur. Sayfa 295
Kemâl sahibi Kul, bu hakikati bilmekle beraber namaz da Kâbe’ye
dönmeyi gerekli sayar. Namazında Allah’ın kıblesinde olduğunu
bilir, fakat Allah yalnız buradadır demez. Allah’ın varlığını
yalnız bir yöne bağlamaz. Çünkü Allah her yer de ve her
taraftadır. Ancak bizler, Din Büyüğü Kâbe’ye döndüğü için edebe
riayet ve bu duruşa saygımızdan dolayı Kâbe’ye döneriz.
Sayfa 296
(Din’in
mahiyetinin üzerinde bıkkınlık verecek kadar duruşum sizleri
sıkmasın, bu hususun biraz detaylı anlatılması gerektiği kanataini
taşıyorum. Çünkü hakikatler Din üzerinden anlaşılmasına karşın
yine Din üzerinden inkar edilmektedir.)
Sayfa 299
Bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki, henüz maddi yaratılışları ile
varlık âlemine gelmeden önce mümin olanlar, Dünya'ya geldikleri
zaman da iman ile görünürler. Allah bunu, varlık daha
yaratılmadığı halde yoklukta iken varlığın hangi hali ile sabit
olduğunu, varlığın nefsinin verdiği bilgi ile bilir. Bundan dolayı
da 'O, doğru yolu kabul edenleri en iyi bilendir'
buyrulmuştur. Ve Allah ilave ile 'Benim katımda hüküm
değişmez' buyurdu. Sayfa
301
Daha açık bir şekilde ifade edersek, mana âlem de maddi varlık
bulunmadığından kuvvet ve zor kullanmak yoktur. Yani varlıklar
feno-maddi yaratılışla ilişkilenmedikleri sürece varlıklarının
farkında değildirler. Bu nedenle zor ve cebir kullanılacak kimse
yoktur. Sayfa 302
Allah, her şeye yaratılışının hakkını verdi. Yani yönetimi
yönetebilecek kimseye, liderliği lider olabilecek kimseye verdi.
Ta ki yönetilenin seviyesi o yönetim ile ortaya çıksın ve herkes
hak ettiğine kavuşsun. Çünkü ‘nasılsanız, öyle yönetilirsiniz’
hitabında buyrulduğu gibi arzı talep doğurur.
Sayfa 305
Hiç kimse başına gelenler yüzünden buna sebep olan şeye değil,
sebebi bu iş için kullanarak herkese layığını veren Allah’a
dönsün. Sayfa 306
Artık kurtulmak mümkün olmayan dağılma süreci ve sona yöneliş
başlamış olur. Çünkü ferdi cehaletinin yıkması gibi, mülkü de
yıkan zulüm ve haksızlıktır. Sonsuz devlet, halkı incitmeyen
adaletle kazanılır. Memleket adaletle yaşar. Hiç bir Ferd
haksızlıkla bir yere varamadığı gibi, hiç bir Devlet de zayıfların
mülkünü zaptetmek ve onların hakkını yemekle hayatta kalamadı.
Sayfa 307
İşte ‘Velilik’ böyle geneldir. Bilginin sonu olmadığı için de
Kıyamete kadar önü açıktır. Nebilik ve peygamberlik işi ise,
velilik ortamında özel makam ve rütbeler sadedindedir. Benzetme
yaparsak, askerlik ocağı velilik ise generallik bu ocak içinde
peygamberliktir. Şu halde generaller eğitimin kurallarını koydular
tüzükleri hazırladılar, görevleri tamamlandı.
Sayfa 312
Bundan maksat şudur, Nebi veya Rasulün kurallar şeklinde getirdiği
‘Din’, özel fiil ve davranışlardan yapmayı yada kaçınmayı emreder.
Genel bilgiye nazaran kısıtlanmış bu işlerin yeri Dünyadır.
Halbuki Dünya geçicidir. İlim ise Dinin yapmayı yada kaçınmayı
emrettiği davranışların hakikatinin ne ve neden olduğudur. Bu
yüzden velilik böyle değildir. Eğer geçici olsaydı hakikati ile
sona ererdi. Sayfa 313
Anlaşıldığına göre velilik, ahrette de devam eden bir mertebedir.
Halbuki ahret öyle bir yerdir ki, orada din yoktur. Cennet ve
cehennemde artık hiç kimseden din kurallarıyla teklif yoktur. Bu
sözlerden sonra değerli okuyucu, 'Aklın' Din Kurallarına neden
dayanması gerektiğini daha iyi anlamıştır.
Sayfa 313
Ruh’un özelliği, ne ile ilgilenir ne ile temas kurarsa, onu diri
kılmak ve onda hayatın yayılmasına sebep olmak olduğu görülür.
‘Ruh’un ilgilenip temas kurması’ sözü ile ifade ettiğimiz şey
Allah’ın eşya ile ilgilenmesi yani yaratılış iradesidir. Bu ilgi
nefsimize yöneldiğinde, nefsimizin kişiliği derecesinde ki
suretinin ve imkanlarının yapılandırılması olduğunu anlıyoruz.
Sayfa 315
<Aslında
bildiğiniz üzere üflemeyi yapan Cebrail'in şahsında bizzatihi
Allah'dır. Fakat burada ki konumuz bu değildir. Hakikatlerin
nispetleşmesi üzerine konuşuyoruz. İşleyiş, anlayış için sebepler
üzerine kurulmuştur. Tırnak içinde ki bu son iki cümleyi, aklıma
Hırıstiyan Dünyası geldiği için söyledim.> Evet. Nasıl
ki peygamber de, Allah’ın kelâmını İnsanlara nakleder. Bu da Kul
tarafından, Allah adına ve O’nun emri ile söz söylemekle
yapılmıştır. İşte bunun gibi ‘Meryem Hakikati’ de 'Allah'ın,
Meryem'e gönderdiği kelimesi ve O'ndan bir Ruhtur.' Ayetiyle
açıklanmıştır. Sayfa 316
Cebir, fiili olduğu için 'Ölüyü diriltir' ayeti indirildi.
Ruhi yönünden ise 'o balçığa üfle Allah'ın izni ile kuş olur'
buyruldu. Burada Hz. İsa’nın çamurdan yaptığı suret kuş sureti
olduğu için ‘kuş olur’ buyrulmuştur. İsa’nın çamurdan yaptığı
suret başka bir hayvan sureti olsaydı, o olur buyrulurdu. Sayfa
317
Yine nispetler itibarı ile işleyişe dönersek, İsa Aleyhiselam da
ölüyü diriltme ve hastalara şifa verme hususunda sabit olan
kudret, İnsan şekline girmiş
olan Cebrail’in üflemesi yönünden olmakla, İsa, kendisi
İnsan suretinde iken ölüyü diriltebilirdi.
Sayfa 318
Bu şaşkınlıkla bir çokları Hz. İsa'ya uluhiyet nispet ettiler. O,
allahtır dediler. Küfre düştüler. Çünkü küfrün manası gerçeği
örtmektir. Bunlar, İsa ile Allah’ı örttüler. 'Allah'ın
hüviyeti, Meryem oğlu Mesih'dir diyenler muhakkak kafir oldular'
buyruldu. Bu yanılgıya düşenler,
Sayfa 319
Allah’ın kelimesidir. Kelime ise kelâm yani söz demektir. ‘Söz’
varlığın iç yapısından doğan enginlikleri karşısındakine
aktarabilmek için bulunmuş bir araçtır. İnsanlar bunu konuşarak
yapar. Allah ise bu konuşmasını yaratmakla yapar
Sayfa 320
Ancak hayâl âlemimiz ile maddi dünyamız sürekli bir çatışmanın
içindedir. Bu çatışma hayâllerimiz ile maddi imkânlarımızın
arasında ki farkı meydana getirir. Biz hayâllerimizde çok şey
isteriz, ancak bize yaratma ile verilen hem istediğimizden azdır
hem de farklı olur. Bundan dolayı Allah, bu âlemleri daimi savaş
ve mücadele alanları olarak niteledi. Çünkü tabiatlar
karşılıklıdır. Sayfa 321
Eskilerin İlahi nefes, günümüz Bilim Dünyasının Big Bang şeklinde
açıklamaya çalıştığı ardışık tecelli ışımalarının yayılması ile
Evrenin yaratılması olgusunda Allah, İnsan denilen şahsın hamurunu
iki eliyle yoğurdu. Her ne kadar elin ikisi de sağ el ise de
aradaki fark belirgindir. Sayfa 322
Demek ki nefsin ilk eseri yine Allah da belirdi. Ondan sonra da
iş, son varlığa dayanıncaya kadar, hep İsimlerde ki belirme
sıkıntısını gidermek için inici olarak devamlı kaldı. Böylece
fenomen varlıklar dünyası ‘Tabiat’ın her an misliyle yenilenmekten
süreklilik kazanan hayatı meydana çıktı.
Sayfa 323
Mahiyetlerinin farklılığı itibarı ile Rahman ve Rahim isimleriyle
açıklanan iki türlü rahmetten ‘Rahman’ yani karşılıksız olanı
Allah 'Rahmetim her şeyi kapladı' ayetiyle kesin olarak
açıkladı. Bu nedenle ilahi isimlere hakikatlerin nispetleri dedi.
Bu durumda Allah ilahi isimlere bizi yaratmakla bağış ve ihsanda
bulundu. Demek ki biz,
<isimlerin
manaları bizimle görünür olduğundan>, Rahman İsminin
belirmesi ile inen ilahi isimlere bahşedilen rabbani nispetlerin
neticesiyiz. Sayfa 328
Nasıl ki Allah, alim olması yönünden ilim sıfatının dayandığı şey,
O’nun kudret ve irade sıfatlarının dayandığı şeyden daha
geniştir. Çünkü yaratmada ki keyfiyet yaratılanın hakikatinin
kapsamı ve seviyesi ile sınırlıdır. Demek ki Allah aklı ve ilmi
ile, yaratmadığını dahi kuşatıp bilgisinde tutmaktadır. Halbuki O,
yine kendisidir. Kendi benliğinden başka değildir. O halde Allah’ı
bir yönden inkar ile bir yönden ispata kalkışılmamalıdır. Sayfa
329
Mana ise deşifre olacağı maddenin yaratılmasının sebebidir.
Maddenin manaya dönüşmesi, maddenin hal ve hareketiyle manayı
göstermesi olup maddi bazda bir dönüşüm yoktur. Çünkü madde ışıma
enerjisi olarak görülür. Işıma enerjisinin temeli ışıma
zerrecikleridir. Işıma zerreciklerinin de doğumu ve ölümü ışık
hızındadır. Demek ki mana maddeye dönüşürken yapılan iş feno-maddi
de olsa tecelli ışımalarının akışı maddeleşmeye yöneldiğinden
maddidir. Ancak maddenin enerjisine dönüşmesi mecazidir ve sadece
kavram bazında olup Sayfa 334
Şu halde spin olmadan aknoktanın meydana gelmesi mümkün olmadığı
gibi aknoktaların üst yapıları imali de mümkün değildir. Sayfa
335
Bu bakış açısının getireceği zorunlu durgunluk ile maddenin bir an
bile durmayan misliyle katlanan ve zaman kavramı ile açıkladığımız
dinamizmini anlatamayız. Halbuki biz maddi varlığa baktığımızda
onun en son an-da ki halini görürüz. Ancak bu en son an-da ki
görünüş bize geçmişin izleriyle birlikte yansır.
Sayfa 337
Şu halde maddeyi ışıma enerjisinin zaman içinde ürettiğini
söylüyorsak, buna bağlı diğer söylemlerimizde de ışıma yasalarına
aykırı düşmememiz gerekir. Zamanı geriye çeviremeyeceğimiz gibi
zamanı onun halleri olarak kavradığımız maddeyi de
tersindiremeyiz, yani geriye olmayan enerjisine çeviremeyiz.
Sayfa 338
Evrenin ısı ve ışığını koruması, yani feno-maddi hayatın devamı,
ardışık ışıma akışında ki yeni ışımalar tarafından beslenmesi ile
olduğu, kuantların tespih taneleri gibi dizili olarak akmakta
olduklarının tesbiti ile ispatlanmıştır.
Sayfa 340
Demek ki günümüzün kayıp vermeden denge de duran atom modeli
mümkün değildir, çünkü bu model zamanı durdurur, hayatı bitirir.
Halbuki Evren dinamiktir. Devamlı değişikliğe uğradığından, her
an'ı değişik ve yeni bir haldedir. Her yeni anda ki görüntü, bir
an öncekinin bilgisi ile onun devamı olarak gelmekte ve onun
üzerine sıkışmasıyla hayatı devam ettirmektedir.
Sayfa 342
Bu durumda maddenin enerjisine dönüştüğü söylemi ile ifade edilmek
istenen şeyin, maddenin içinde enerji sakladığı varsayımı ile bu
enerjiyi açığa çıkarmak gibi olmadığının, bilakis maddeyi ömrü
boyunca hayatta tutmak için ona akması gereken ışıma enerjisinin
daha kısa süre de açığa çıkması anlamında olduğunun vurgulanması
gerekir. Sayfa 343
Bir elementin tüm özelliklerinin gürülebildiği yapı ‘Atom’ adı ile
ifade edilmektedir. Aslında maddi bazda atom diye başlı başına bir
kütle (birim) yoktur. Atom, maddeyi gösteren protonları ve
protonlarda sıkışan yani protonu beslemek üzere akmakta olan ışıma
zerreciği elektronları ve protondan sonra ki dağılışı bir arada
gösteren en küçük sistemdir. Sayfa
344
Bilim Dünyası burada bir sıçrama yaparak, kendini elektron proton
nötrondan oluşan atomun içinde buluveriyor. Protona artı yük
diyor, elektrona da eksi yük yükleyip, proton-elektron sayısını
eşitliyor, nötronlara da yüksüz dedikten sonra atomu kendi içinde
kararlı hale getiriyor. Halbuki siz atomu parçalamak suretiyle
maddeyi meydana getiren alt yapıtaşlarına uzanma çalışmanız
sırasında, en küçük yapı taşı olarak ışıma zerresi kuantlara veya
elektronlara ulaşacaksınız, bunların bağımsız bir şekilde ve
ardışık olarak tespih taneleri gibi aktığını söyleyeceksiniz, bir
deneyin elektronunu ikinci bir deney için bulamayacak ve ikinci
deneyin elektronu her zaman yani bir elektron olacak sonra da siz
atomu kendi içinde kayıpsız ve kararlı hale getireceksiniz.
Bağımsız ışık için bu mümkünmü dür?
Sayfa 345
Belli bir ölçekte ki fiziksel olayları meydana getiren
parçacıkların sayısı rakamlara sığmaz büyüklükte olduğu gibi,
‘normalleştirilemez’ ifadesi ile açıklanmaya çalışılan
aynı malzemeyi de bir daha asla bulamayız. Bu nedenle bu
belirsizliği yenemez ve gördüğümüz şeyi de yaratılışın tekniğinden
dolayı devamlı elimizin altında bulunduramayız.
Sayfa 346
Tahtın taşınması keyfiyeti, madde ve mana âlemlerin arasında ki
ilişkiyi
(yaratılış)
bilenlerden başkasının anlayamayacağı bir yolla oldu. Bu da
Allah’ın ‘Belki onlar, yalnız yaratılıştan şüphededirler’
anlamında ki ayette işaret buyurduğu hikmettir ki, yaratılışın
tarafımızdan izlenebilmesi imkan haricidir.
Sayfa 347
Bu husus Hz. Peygamberin “Mirac” olayında da karşımıza çıkar.
Muhatap olan kişi olaylar arasında ki ilişkiyi kaybetmedikten ve
bağlantıları kurabildikten sonra hız limitinin bir önemi
olmadığını buradan anlıyoruz. Bir an içinde bir milyon ışık yılı
mesafeleri kat edebilirsiniz. Tabi ki bu taşınma maddi
varlığınızla yapılmış bir taşınma olmayacaktır. Bu, şuurunuzu
kaybetmeden bulunmanız gereken yerlerde yeniden yaratılmanız
bağlamında olacaktır. Sayfa 348
Spin başlığını bitirmeden Hz. Mevlana’ya bu hususta ki hakkını
teslim mahiyetinde şu vurguyu yapmadan geçemem. Semazenlerin
dönmeleri herkesin bildiği gibi Dünyanın ve Evrenin kendi ekseni
etrafında döndüğünü ifade etmek kadar basit değildir. Bunda bir
hikmet de yoktur. Yaratılışın spin tekniği kullanılarak yapılan
ışıma ile mümkün olduğunu ilk ve çok da güzel bir şekilde kalıcı
bir üslup sema ile söyleyen Mevlana dır. Günümüzün elektron
cihazları ile ancak gözlemlenebilen çok önemli bir tekniği, bundan
yüzyıllarca önce çıplak gözle gören ve bunu kalıcı bir şekilde
ifade eden insan ne yüksek bir insandır. Allah’ın O’na ikramı
yüksek olsun inşallah. Sayfa 349
Nasıl ki biz de yenilendiğimiz her an içinde, mazide ki
benliğimizin aynıyız. Bu aynılık, yaratılışın sürekliliğinden
dolayı taşıdığımız bilinçten olup hakikatte şimdimiz, maddemiz
yönünden bir an öncemizin aynı değildir. Eğer öyle olsaydı çocuk
büyümez genç yaşlanmazdı. Sayfa 351
O’ndan ayrılmamız imkansız, dolaylı olarak O’nunlayız. O, açıkça
bizimledir. Zira O 'Nerede olursanız olunuz O sizinledir'
buyurdu. Hak, bizi alınlarımızdan
(nefsimiz)
yakalamış olduğu için biz Hak ile beraberiz. Hak da, Sırat-ı
Müstakim üzerinde bizimle beraber yürüdüğü için kendi nefsiyledir.
Çünkü bizim nefsimiz O’nun nefsinden ayrı değildir. Böyle olunca O
â lemdir. Sayfa 352
Bireylerin meydana getirdiği topluluklarda konumuzu ilgilendiren
taraf, bir arada yaşayıp aynı kurallara tabi olmalarına karşın,
bireylerin fert oluşlarında ki farklılıklarıdır. Bireylerde ki bu
farklılıklar olmasaydı herkesin uyacağı kural koymaya gerek
kalmazdı. Ancak bu da bilgiyi ortadan kaldırırdı. Bu nedenle
toplum olabilmenin en önemli şartı çeşitliliğin hakim olmasıdır.
Sayfa 355
İlahi haberlerin muhatabı, toplumlar ve toplumun elemanı olan
bireydir. Yalnızca birey değildir. İşleyişte birey hal ve
hareketleri yönünden ilkin toplum içinde hesaba çekilir.
Varlığının ve davranışlarının karşılığını da ilk olarak bireyi
olduğu toplumun içinde görür. Bu nedenle nimetler ve musibetler
toplumlara toplum bazında iner ve fertler hak ettiklerini buradan
hisselerine düşmesi sebebi ile alır.
Sayfa 356
Şu halde risaletin kendisiyle son bulmuş olması dolayısı ile Hz.
Muhammed’in açtığı yol kıyamete kadar yürürlüğünü koruyacaktır. Bu
aynı zamanda şu demektir. Hz. Muhammed’in getirdikleriyle amel
etme keyfiyeti yeryüzünde devam ettiği sürece, bu bir tek kişi ile
dahi olsa, kıyamet kopmayacaktır.
Sayfa 359
bağlı olarak kendi elde edebildikleri ile olunca, anlaşılıyor ki
eksiklik ahkâmın kendisinde değil, bunu idrakte eksik kalan
insanlardadır. Çünkü Ahkâm hem cahil hem de bilgin kimseye hitap
etmektedir. Bu ise hakikatlerin, cahilin anlayışında ki
kısıtlılıkla kısıtlı kalamayacağını ispat eder.
Sayfa 359
İki halife meselesinde olduğu üzere, yine aynı şekilde iki ilahın
varlığını tahayyül etmek, Allah’ın hükmündendir. Fakat ayette
'Eğer yerde ve gökte, Allah’dan başka ilahlar olsaydı, bunlar her
ne kadar birlikte hareket etseler bile, yerler ve gökler
karışıklığa uğrardı' buyrulmuştur. Yeryüzünde iki ayrı halife
olamayacağı esası da buradan kaynaklanır.
Sayfa 360
Bu müşteriler kendi yollarının doğruluğunu ortaya koymaya
çalışırlarken, iyinin-kötünün, güzelin-çirkinin, her şeyin
suretinin hakikati kuralların karşısında kendiliğinden ortaya
çıkmış olur. Buna, kısaca her hükmün bir müşterisi vardır veya her
müşterinin gereksinimi piyasaya sunulmuştur. Herkes aradığını
bulur denebilir. Çünkü herkesin aradığı ihtiyacı kendi
gerçeğidir. Sayfa 361
Bu noktadan itibaren İnsanın kâbusu ve en büyük korkusu, yok olmak
korkusudur. Bu bilinçsiz korkuyu Allah’ın Arif Kulları dışında
kimse yenemez. Sayfa 363
Bize farkındalığımızı veren maddi yaratılışımız ise bu kaydın
aynen fiile çıkarılmasıdır. Fiil Allah’da ve Allah’dan olunca,
İrade, hakikatte fiilin aynının icadına teveccüh eder. Yoksa fiil
kendinden beliren kimseye değil. Bu durumda o fiilin meydana
gelmemesi mümkün değildir. Sayfa 364
Bugün itibarı ile geçmişin İnsan bilgisinde meydana getirdiği
birikim bu hususun daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Bu durum
aşıların antibiyotiklerin geliştirilmesine olanak vermiş ve
vücudumuzun direncini hastalığı yapan mikroplarla
kuvvetlendirdiğimiz gibi, mikropları yine mikroplarla etkisiz hale
getirir bilgi seviyelerine ulaşılmıştır.
Sayfa 365
Eğer kan sahipleri birden fazla olup içlerinden biri dahi, diyete
razı olup suçluyu affederse, diğerlerinin tamamı öldürülmesini
isteseler bile tercih aftan yanadır. Ve o katil kısas yolu ile
öldürülemez.. Hz. Peygamber Sayfa 368
İşte bunun için tıp, mizaçta artan şeyi azaltmak, azalan şeyi
artırmaktan ibaret oldu. Demek ki tıp’dan kastedilen şey ölçülü
olmaktır... Eşitlik yada orta yol anlamında ki itidal, aynı
zamanda disipline edilmiş demektir. Bu da bilimle olur. Nasıl ki
tıp da itidal tıp bilgisi ile olur. Sanatkar da engin hayallerini
Akıl yolu ile disipline ettikten sonra dışarıya yansıtır. Yoksa
toplum tarafından anlaşılamaz. Ticaret de böyledir.
Sayfa 372
Tıp bilgisi ile bedenimizi dengede yani sıhhatte ve afiyette
tuttuğumuz gibi, iç dünyamızı da itidâl ile korumak için çeşitli
Bilim Dalları geliştirildi. Fakat bunların hiç biri, inanma
ihtiyacı
<bir
yaratıcıya güvenip dayanma ihtiyacı> gibi olmadı. Çünkü
ölümüne engel olamayan İnsanda kaybolmak korkusu kaybolmadı.
Sayfa 373
Allah’ın öfke sıfatı, rızaya mazhar olanlardan rızayı kaldırır.
İtidâl ise rıza ve öfkenin eşit olmasıdır. Halbuki öfkelenen, razı
olduğu kimseye kızgınlık duymaz. Bu durumda, bu iki hükümden biri
gerekir. Bu da meyletmektir. İşte adaletin tesisi için bu meylin
dayanağı ‘kurallar’dır. Buna karşın Cehennem ehli üzerinde ki
Allah öfkesi sonsuz değildir. Sayfa
374
Musibetler bize intikam değil idrak mahiyetinde geldiği için,
gelen musibeti ‘ben bunu haketmedim’ iddiasıyla kabullenmemek çare
olmadığı gibi, musibeti bütün sonuçları ile kabul ederek nefsini
uğradığı cezaya sonuna kadar katlanmaya zorlamak da çare değildir.
Çünkü her iki davranışta da idrak yoktur ve sabır bu değildir.
Sayfa 376
Rahmetin yayılıp genişlemesi demek olan fenomen varlıklar dünyası
Evrenimizin yani eşyanın yaratılışında, rahmet yönünden özel bir
amaç ve maksat veya eşyanın tabiatına uygun bir istek yoktur.
Rahmet, uygun olsun olmasın her varlığı vücudu ile kaplamıştır.
Sayfa 385
Rahmet, yaratma konusunda böyle geneldir. Rahmetin eseri de iki
türlü cereyan eder. Birincisi, Allah’ın Rahman İsminin belirmesi
ile olan eseridir ki, mevcut varlıkların yaratılması demek olan bu
eserde Allah bizzat belirmiş olur. Yani keyfiyet, vucut kabul eden
her varlığın aynını ,,,,,,,,,,,
Bu genel ve karşılıksız rahmetin içinde yönelmeyi gerektiren
isteme ve dileme şeklinde talebe bağlı ikinci bir eseri daha
vardır. O da varlığın kendi hakikati ile sınırlanmasıdır. Sayfa
386
Çünkü varlıklar kendilerine şahsiyet kazandıran sıfatlarını,
taşıdıkları soyut değerlerin kazandırdıkları nitelik yönünden hal
ve tavır olarak kazanırlar.
Kendisinde soyut bir kavram olan ‘İlim’ bulunan kimseye, Alim
deriz. Burada ilim hal olup, ‘ilmin’ kendine has bilinen maddi bir
varlığı yoktur. Fakat kuvveti vardır. Bu da alimde görülür.
Sayfa 387
Bu nedenle her İsim kendi kişiliğinin hakikati yönünden değişik
bir hükmün ortaya konmasını gerekli kılar. Şu halde bir isim hangi
mana için konmuşsa, o manayı göstermesi gerekir. Fakat her ne
kadar isimler vücutta çokluk kavramını meydana getirmiş olsalar
ve her birinin hakikati değişik de olsa, bu isimlerle nitelenen ve
bu isimlerle adlanan varlık Zatı itibarı ile birdir.
Sayfa 388
Soyutlayıp ululama gerektiği yerde Hakk’ı gerçek ululama ile her
türlü beşeri sıfatlardan ari bilir. Örnek gerekli olduğu vakit de,
görsel ve keşfi örnek ile bilir ve maddeyi Allah’dan ayırmaz.
Hakk’ın, vücudu ile yaratıkların tabi ve maddi suretlerinde
yayılmış olduğunu görür. O’nun gördüğü şeyler de, Hakk’ın aynı
olmayan hiç bir suret baki kalmaz. Bu da, Allah tarafından
indirilmiş ‘Din Kuralları’nın getirdiği tam ve olgun bir
bilgilenmedir.. Sayfa 389
Her ne kadar Hakk’ın bir surette belirmesi, o suretin yeteneği
ölçüsünde değişik ve farklı ise de, suretin kabiliyetinin hükmüne
göre belirebilmesi için o suretin hakikat ve gerçeklerinin Allah’a
ihtar ve ihbar ettiği şey
(otomasyon),
belirmede ölçü olur. Yaratılış için bundan başka yol ve yaratık
için bundan kurtuluş yoktur. Sayfa
390
Fakat bu suret öteki suret değildir. Belirme bu âlemde yine aynı
şekildedir. Bu durumda Evren dediğimiz o tek varlık ayna
makamındadır. O aynaya bakan herkes on’da, Allah hakkında ki
inancının hayâline bakar. Bunu bilir ve gerçekler. Şayet aynada
gördüğü kendi inancının aynı değilse onu inkâr ve reddeder.
Sayfa 392
Demek ki Allah yaratmayı murad edip tasarladığı her fenomen varlık
için bir şifre kartı düzenlemiştir. Bu şifre kartındaki bilgiler o
varlığın Allah Bilgisinde ki sabitidir. Varlığın şifre kartı,
Evrenin bütünü için hazırlanan genel bilginin içeriği olarak
‘Levh-i Mahfuz’ dediğimiz saklama bandında muhafaza altına
alınmıştır. Sayfa 393
Demek ki yaratılış ve işleyişe dayanak olan Değerler, Allah’ın
benimseyerek planladığı ve tesis ettiği şeydir. Aklı Küll de,
Allah’ın bu işte ki görüşüdür. Hz. Mevlana’ın
‘Âlem Aklı
Küll’ün eseridir’ derken kastettiği şey bu görüştür.
Vücut ise, benliğin benimsediği şeyler için tasavvur edilmiş
suretlerin bir hal olarak kendisinde görünür olduğu Allah’ın
varlığıdır. Biliyorsunuz sıfatlar vücutla kazanılır. Sayfa
395
Bu da kişiliğimizin hakikati olmasıyla seviyemizin sınırıdır.
Çünkü her şeyin kapasitesi kendi istihap haddiyle sınırlı
olduğundan, genel yaratılışın içinde var olmasına karşın
benliğimizin fevkinde olan şeyleri görmemiz mümkün olmaz. Bu
istihap haddimiz aynı zamanda bizim bağnazlık derecemiz olur. Bize
bu bağnazlığımızı aşmamız için İlahi Bilgiler, merhametin ve
muhabbetin eseri olarak gönderilmiştir.
Sayfa 396
Fakat İnsanlarla hayvanların şehvetlerinin, Değerler itibarı ile
donanımları ve zihinsel faaliyetin yapıldığı beyin kısmı büyük
farklılık gösterir. Hayvanlar Akli meleke sahibi olmadıklarından
zihinsel faaliyetin neticesi idrak yani ‘Şuur’ onlarda yoktur. Kâr
zarar hesabı yapamazlar. Bu yüzden onlar için yazılı kurallar
yoktur. Sayfa 397
Değer kargaşası kadar İnsanlığı felakete götürecek bir şey yoktur.
Bu aynen bilgisayarda ki programın bozulması gibidir.
(Allah’ın,
Adem’e isimleri öğretmesi meselesi, O’nun yani İnsanın
yaratılışında gizlendiği gibi, Cennetten kovulması meselesini de
yapısının hakikatini yaşamak talebi ile ilgili olduğunu akıldan
çıkarmayınız.)
Sayfa 398
Farkındalığımız bu ikisinin birlikteliğinden meydana gelirken bu
birlikteliği tetikleyen şey feno-maddi yaratılış olmaktadır. Fakat
Allah’ın, değerleri benimsemesinde ki arzu ve isteği, benimsenmiş
değerlerin şahsında yapılan planlamadan daha öncelikli
olduğundan, Sayfa 399
Rızkın ilim gibi ruhi, gıda gibi maddi olduğunu iyice anlamış
bulunuyoruz. Maddi manevi her şeyimiz Allah’dan olduğundan, Allah
rızık vermeyi dileyince bütün varlıklar O’nun yönünden bize gıda
olur. Sayfa 403
Allah Sıfatlarının tarif bazında genel adı olan ‘Hikmet’,
görülmesi istenen şeyin kendisidir. İşleyişte hüküm onun için
tesis edilir. Hikmet sahibi kişi ‘Hakim’ mertebesinde ve bilgi
sahibidir. Demek ki hikmet, bilgidir. Bilgi için de bilinmesi
gereken şey lazımdır. O da bilginin esasıdır.
Sayfa 404
Bu lâtif vücud, suretler de beliren varlıkların suretlerine vücut
vermekle, varlık âleminde ki suretin kendisi olur. Bu nedenle
Hakk’a, somut maddi âlemin hayatını vermesinden dolayı her ne
suret ile belirmiş ise, varlıkta o belirmiş olduğu şey denir.
Sayfa 405
Çünkü O’ndan bağımsız bir varlığımız yoktur. O düşünür biz
düşünürüz. O diler biz dileriz. O tecelli eder biz varlığa
çıkarız. Tecelliyi keser yok oluruz. O’nunla ve O’nda varız,
O’nsuz yokuz. Ama O, bizsiz de vardır. Ancak bilinmek için
bizimledir. Bunu, bu şekilde anlamak gerekir ki başka türlüsü
mümkün değildir. Sayfa 406
Burada Allah, yaratılışın neticesi olan zevki yani görsel ilimle,
mutlak ilmin arasını ayırmış oldu. Bu da bize, yaratılışın
yaratılanların hakkı olması yönünden tam bir gerçeklik üzere
yapıldığını gösterdi. Demek ki maddi ilim yani yaratılış, ruhi ve
cismi kuvvetlere bağlı olmakla iki yönlüdür.
Sayfa 407
Allah’a ortak koşan kimse, O’na ancak O’nun eşini ortak kılmış
olur. Bu ise cehaletin son mertebesidir. Bu küfrün sebebi,
hakikati kavrayamayan ve tek varlıktan beliren çeşitli suretler
karşısında bir şey anlayamayan kişinin şaşkınlığıdır. Çünkü o, bu
değişikliklerin tek kaynaktan geldiğini bilmez. Bu işleyişin tek
kaynak dışında işleyemeyeceğini de bilemez.
Sayfa 408
Allah’ın İradesi demek olan yaratılış hakikatte her nefsin
hakikatinin delillendirilmesi için nefsin aynına yapılan bir
teveccüh olduğundan, Musa’nın buzağıya tapanların aslında neye
ibadet etmekte olduklarını, Sayfa 413
. Allah’a ibadet olunan en büyük tecelli mahalli ise, heves yani
aşktır. Allah 'hevasını kendisine ilah edinen kimseyi gördün
mü?' buyurdu. Hırs ve heves mabudun en büyüğüdür. Çünkü her
hangi bir şeye ancak onun sevk etmesi ile kulluk edilir.
Sayfa 415
Gerçi onlar Muhammed’in İlah’ını inkâr etmediler. İlahlık nispet
edilmiş görünürde ki tüm varlıkları, Allah’da birleme sözünden
hayrete düştüler. Çünkü onlar, suretlerin çokluğu ve Tanrılığın o
suretlerde ki değerleri üzerinde durmuşlardı.
Sayfa 417
Onlar Firavun halkı gibidirler. Firavun Halkı için hüküm Kur’an da
sabittir. Burada bize söz düşmez. Bu hususu İsa ve anasını tanrı
konumuna çıkaranlar ve Allah’ı bir beşer gibi yeryüzüne indirip
güreştirenler düşünecektir. Sayfa 419
Bu nedenle bize, Hakk’ın kendisini adlandırdığı hiç bir isim
ulaşmadı ki biz onun ruh ve manasını, bu fenomen varlıklar dünyası
Evrenimiz de bulmamış olalım. Bu durumda Allah varlığı, varlığın
suretleri ile yönetir sözü ispatlanmış oldu.
Sayfa 420